Sokaklarımız hiç olmadığı kadar kalabalık, vitrinlerimiz göz alıcı bir şatafatla parlıyor ve binalarımız kibrin anıtları gibi göğe yükseliyor. Ancak bu görkemli dekorun hemen arkasında, sessiz sedasız can veren bir şeyler var. Şehirlerimiz büyürken insanlığımız küçülüyor; cebimizdeki imkanlar artarken ruhumuzdaki fakirlik dipsiz bir kuyuya dönüşüyor. Bugün sokaklarda yürüyen kalabalıklar, bir medeniyetin taşıyıcıları olmaktan çok, rotasını kaybetmiş ruhsuz bedenler ordusunu andırıyor. Karşı karşıya kaldığımız bu tablo, basit bir ekonomik kriz, geçici bir buhran veya dönemsel bir gerileme değil; iliklerimize kadar işleyen, nefesimizi kesen devasa bir toplumsal çürümedir.
Batı'nın Zehirli Reçetesi ve Bireysellik Putu
Yüzyıllardır "aydınlanma" ve "ilericilik" maskesi altında topraklarımıza zerk edilen seküler Batı düşüncesi, bugün en zehirli meyvelerini veriyor. Bize büyük bir özgürlük vaadiyle sunulan bu ithal yaşam tarzı, insanı tüm mukaddesatından, aidiyetlerinden ve aşkın bağlarından kopararak onu yeryüzünde yapayalnız bıraktı. Kendi hevasını, bitmek bilmez arzu ve tutkularını ilah edinen modern insan, dogmalardan kurtulup özgürleştiğini zannederken aslında kapitalizmin ve hazcılığın en sefil kölesi haline gelmiştir.
Fedakarlığın yerini acımasız bir bencilliğin, diğergamlığın yerini vahşi bir rekabetin aldığı bu yeni düzende, toplum dediğimiz o muazzam yapı taşı yavaş yavaş ufalanıyor. Komşusunun açlığından habersiz olmayı bırakın, komşusunun cenazesine dahi yüz çeviren, sadece kendi konfor alanının ve bireysel zevklerinin bekçiliğini yapan bu hastalıklı bireycilik, geleneksel ahlakımızın böğrüne saplanmış paslı bir hançerdir.
Dijital Uyuşma ve Kaybolan Haya Kalesi
Bu çürümenin en sinsi taşıyıcısı ise hiç şüphesiz evlerimizin baş köşesini işgal eden dev ekranlar ve avuçlarımıza tutuşturulan dijital uyuşturuculardır. "Çağdaş yaşam" adı altında normalleştirilen, "kişisel tercih" ambalajıyla sunulan her türlü ahlaksızlık, sosyal medya platformları ve sözde sanat eseri olan diziler aracılığıyla zihinlerimize her saniye kazınıyor. İffet, haya, edep ve sadakat gibi bizi biz yapan, insanı hayvandan ayıran o yüce erdemler, gericilik yaftası yiyerek toplum dışına itilmek isteniyor.
Acıyı, gözyaşını, cinayeti ve ahlaksızlığı sadece saniyelik birer tüketim nesnesi olarak gören, bir vahşet haberiyle bir eğlence videosu arasında hiçbir duygu geçişi yaşamadan ekranı kaydırmaya devam eden bu dijital hissizlik, toplumsal çürümenin ta kendisidir. Ekranlardan sızan bu sınırsız kültürel yozlaşma, gençlerimizin zihin dünyasını adeta iğdiş etmekte; onları inançlarına, tarihlerine ve ailelerine yabancılaşmış birer yığın haline getirmektedir.
Siyaset Üstü Bir Medeniyet Enkazı
Şunu çok açık, net ve cesur bir şekilde ifade etmek zorundayız: İçinden geçtiğimiz bu cinnet halini, sokaklarımızı esir alan bu ahlaki erozyonu günlük siyasetin o sığ, çamurlu ve gürültülü sularında tartışmak, en hafif tabirle zihniyet körlüğüdür. Bu mesele, meclis kürsülerinden atılan hamasi nutuklarla, kağıt üzerindeki kanun teklifleriyle veya şu ya da bu partinin iktidara gelmesiyle çözülebilecek bir mesele olmaktan çoktan çıkmıştır.
Hangi siyasi parti iktidarda olursa olsun, hangi ittifak muhalefette kalırsa kalsın; zihniyet kodlarındaki bu derin çürümeye, küresel sistemin bizzat ürettiği bu ahlaksızlık çarkına çomak sokulmadığı sürece hiçbir şey değişmeyecektir. Devletin makamları veya toplumun kurumları, sadece sonuçlarla ilgilenip bataklığı kurutmak için kültürel ve ahlaki bir diriliş hamlesi başlatamıyorsa, ortada partiler üstü, siyaset ötesi devasa bir medeniyet enkazı var demektir. Bizim kavgamız, polemiklerle oy devşiren şahıslarla veya parti logolarıyla değil; insanı eşyalaştıran, ahlakı önemsizleştiren bu köhne nizamın bizzat kendisiyledir.
Unutulan Bir İlahi İkaz: Nemelazımcılık
Kadim İslam medeniyetinin toplumsal sigortası "Emr-i bi'l ma'ruf, nehy-i ani'l münker" (İyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak) ilkesidir. Ancak bugün toplum olarak, "Bana dokunmayan yılan bin yaşasın" diyerek köşe bucak saklanan, "Aman ağzımızın tadı kaçmasın" diyerek haksızlığa ve ahlaksızlığa karşı dilsiz şeytan kesilen ölümcül bir "nemelazımcılık" hastalığına tutulduk.
Meydanı batılın arsız çığırtkanlarına bırakan hakkın sessiz ve korkak yığınları, bu çürümenin en az failler kadar suçlu olan ortaklarıdır. Bir toplumda kötülük yapanlardan ziyade, o kötülüğe ses çıkarmayan iyiler çoğaldığında, ahlaksızlık normalleştiğinde toplumsal helak kaçınılmaz bir akıbet olur. Tepkisizliğimiz, çürümenin en büyük besin kaynağıdır.
Çıkış Yolu: Köklerimize ve Kutsalımıza Dönüş
Bizi sürüklendiğimiz bu zifiri karanlıktan, boğulduğumuz bu bataklıktan kurtaracak olan şey, yine Batı'nın laboratuvarlarında üretilmiş sosyolojik reçeteler veya altı boş sahte kişisel gelişim zırvaları değildir. Tek ve yegane çıkış yolu; fıtratımıza, kendi asil köklerimize, inancımızın sarsılmaz doğrularına ve vahyin o kirlenmemiş aydınlığına dönmektedir.
Bu amansız gidişata "Dur!" demek, sadece devletten beklenen yasalarla değil; evlerimizde, sofralarımızda, sokaklarımızda ahlakı ve merhameti yeniden ilmek ilmek inşa etmekle mümkündür. Çağdaşlık maskesi takmış bu küresel kültürel istilaya karşı direnmek, namazın diriltici ruhunu, zekatın arındırıcı paylaşımını, ailenin dokunulmaz kutsiyetini ve inancın o boyun eğmez vakur duruşunu yeniden kuşanmaktan geçer. Aksi takdirde, göğe yükselen o kibirli ve soğuk binalarımızın gölgesinde, ruhsuz bedenler olarak çürüyüp gitmekten ne biz ne de bizden sonrakiler kurtulamayacaktır.
