Azerbaycan'da eğitim kurumlarında ve kamusal alanda başörtüsü kullanımına getirilen kısıtlamaları protesto eden gruplara güvenlik güçleri tarafından sert müdahale edildi. Başkent Bakü'de gerçekleşen olaylarda çok sayıda sivil vatandaş gözaltına alınırken, ülkenin iç politikadaki laiklik uygulamaları ve dış politikadaki eksen çelişkileri yeniden tartışmaya açıldı.
Başörtüsü Yasağının Arka Planı ve Toplumsal Gerilim
Azerbaycan'da başörtüsü meselesi, ülkenin bağımsızlığını kazanmasından bu yana zaman zaman alevlenen kronik bir sorun olmaya devam ediyor. Sovyetler Birliği döneminden miras kalan katı seküler devlet anlayışı, eğitim sistemi ve devlet dairelerinde dini sembollerin görünürlüğüne karşı sert bir tutum sergiliyor. Yerel haber kaynaklarının aktardıklarına göre, özellikle okullarda kız öğrencilerin başörtüsü ile derse girmesini engelleyen yönetmeliklerin yeniden sıkı bir şekilde uygulanmaya başlanması, muhafazakar kesimlerin büyük tepkisini çekti. Geçmişte 2010 ve 2011 yıllarında da benzer yasaklar nedeniyle geniş çaplı gösteriler düzenlenmiş, sivil toplum kuruluşları ve dini liderler hapis cezalarıyla karşı karşıya kalmıştı. Günümüzde yeniden alevlenen bu kısıtlamalar, halkın dini özgürlük talepleri ile devletin güvenlikçi ve katı laikçi refleksleri arasındaki fay hattını bir kez daha kırmış durumdadır.
Güvenlik Güçlerinin Orantısız Müdahalesi ve Gözaltılar
Yasakları protesto etmek, inanç hürriyetini savunmak ve anayasal haklarını kullanmak amacıyla meydanlara inen kalabalıklara polisin tavrı oldukça sert oldu. Bölgeden gelen uluslararası ajansların ve bağımsız yerel gazetecilerin bildirdiğine göre, göstericiler herhangi bir şiddet eylemine başvurmamasına rağmen çevik kuvvet ekipleri tarafından güç kullanılarak dağıtıldı. Olaylar sırasında aralarında kadınların ve yaşlıların da bulunduğu çok sayıda eylemci, yaka paça gözaltına alındı. İnsan hakları savunucuları, güvenlik güçlerinin orantısız güç kullanımını raporlarken, devlet medyası eylemleri "kamu düzenini bozmaya yönelik provokasyonlar" olarak nitelendirerek marjinalize etme yoluna gitti. Bu durum, ülkede ifade ve inanç özgürlüğünün sınırları hakkındaki uluslararası endişeleri de derinleştirdi.
Karabağ Savaşında Türkiye'nin Tartışmasız Desteği
Yaşanan bu iç gerilim, Azerbaycan'ın dış politikada çizdiği profil ile birleştiğinde ortaya çarpıcı bir tezat çıkıyor. Hatırlanacağı üzere 2020 yılında gerçekleşen 44 günlük İkinci Karabağ Savaşı'nda Türkiye, her türlü diplomatik riski göze alarak Bakü yönetimine kayıtsız şartsız destek vermişti. "İki devlet, tek millet" şiarıyla hareket eden Ankara, savaşın seyrini değiştiren Bayraktar TB2 insansız hava araçlarını, askeri danışmanlık hizmetlerini ve uluslararası arenadaki siyasi ağırlığını Azerbaycan'ın hizmetine sunmuştu. Bu süreçte Türk halkı da sokaklarda, camilerde ve meydanlarda dualarla, maddi ve manevi desteklerle kardeş ülkenin yanında durmuş, İslami dayanışmanın en güzel örneklerinden birini sergilemişti. Savaş günlerinde Türkiye'nin bu hayati rolü, Azerbaycan devleti tarafından sürekli vurgulanmış ve minnetle anılmıştı.
Barış Döneminde Derinleşen İsrail Stratejik Ortaklığı
Ancak savaşın bitmesi ve bölgesel dengelerin yeniden kurulmasıyla birlikte, Azerbaycan'ın İsrail ile kurduğu derin ve stratejik ilişkiler çok daha görünür hale geldi. Resmi verilere göre Azerbaycan, İsrail'in ham petrol ihtiyacının yaklaşık yüzde 40'ını tek başına karşılıyor. Bunun karşılığında ise Tel Aviv yönetiminden milyarlarca dolarlık ileri teknoloji silah, kamikaze dronlar ve hava savunma sistemleri satın alıyor. İsrail'in bölgedeki en önemli müttefiklerinden biri haline gelen Bakü yönetimi, bir yandan kendi ülkesinde İslami değerlere ve başörtüsüne savaş açarken, diğer yandan Ortadoğu'da kan akıtan bir rejimle enerji ve silah ticareti üzerinden sarsılmaz bir dostluk yürütüyor. Savaşta Türkiye'nin İslami ve milli hassasiyetlerine sığınan aklın, barış döneminde yönünü tamamen İsrail'e ve Batı'nın seküler dayatmalarına dönmesi, bölgesel siyasetteki pragmatizmin en acımasız örneklerinden biri olarak tarihe geçiyor.
Nededine Yorumu
Savaş kapıya dayandığında, beka tehlikeye girdiğinde "kardeşlik, ümmet, tek millet" edebiyatına sarılıp Türkiye'nin askeri, maddi ve manevi gücünü arkasına alanların; sular durulduğunda ilk iş olarak kendi halkının inancına, kadınının başörtüsüne el uzatması eşine az rastlanır bir ikiyüzlülüktür. Sovyet artığı o köhne sekülerizm kompleksinden ve Batı yaranmacılığından bir türlü kurtulamayan bu zihniyet, sözde çağdaşlık adına kendi milletinin İslami kimliğini tırpanlamayı bir devlet politikası sanmaktadır. En acı olanı ise; kendi vatandaşına başörtüsü taktığı için terörist muamelesi yapanların, Ortadoğu'yu kan gölüne çeviren Siyonist rejimle enerji ve silah masalarında kadeh tokuşturmasıdır. Bizler, inancımız ve ahlaki pusulamız gereği hakkı söylemekle mükellefiz. Hiçbir siyasi şablonun, parti rozetinin veya hamasi diplomatik ilişkinin arkasına saklanmadan açıkça ifade etmek gerekir ki; temeline İslam düşmanlığını ve Batı medeniyetinin o kof, ruhsuz dayatmalarını koyan hiçbir rejim, kalıcı bir huzur ve istikrar bulamaz. Başörtüsüne uzanan elin, Siyonist'in sıktığı elden güç aldığı bu çarpık tablo, sadece politik bir tercih değil, topyekûn bir medeniyet ve ahlak krizidir. Kardeşlik, sadece toprak kurtarılırken değil, o toprakların üzerindeki mukaddesata sahip çıkılırken de gösterilmelidir.
