Dün İstanbul'daki bilindik bir alışveriş merkezinde, İsrail ordusunda görev yaptığı iddia edilen çifte vatandaşlık sahibi bir kişi, durumu fark eden çevredeki vatandaşlar tarafından sert bir şekilde protesto edildi. Sosyal medyada ve yerel haber kaynaklarında hızla yayılan olay, Gazze'de yaşanan insanlık dramına karşı toplumda biriken öfkenin günlük hayata nasıl yansıdığını gözler önüne serdi.
Alışveriş Merkezinde Yükselen Tansiyon ve Protesto Anı
Olay, akşam saatlerinde İstanbul'un en yoğun alışveriş merkezlerinden birinde meydana geldi. Sosyal medyaya yansıyan görüntülere ve görgü tanıklarının ifadelerine göre, İsrail ordusunda (IDF) askerlik yaptığı ve kısa süre önce Türkiye'ye döndüğü iddia edilen çifte vatandaş, bir mağazada alışveriş yaparken bir grup vatandaş tarafından fark edildi. Vatandaşların, "Gazze'de sivilleri katlettikten sonra burada rahatça gezemezsin" şeklindeki sözlü tepkileri üzerine kısa sürede büyük bir kalabalık toplandı. AVM güvenlik görevlilerinin araya girmesiyle olay fiziksel bir çatışmaya dönüşmeden engellense de, protesto edilen kişi güvenlik çemberi eşliğinde hızla binadan dışarı çıkartıldı.
Çifte Vatandaşlık ve Yabancı Orduda Görev Yapma Tartışması
Bu olay, son aylarda Türkiye kamuoyunda sıkça tartışılan "İsrail ordusunda görev yapan çifte vatandaşlar" konusunu yeniden alevlendirdi. Bilindiği üzere İsrail, vatandaşlarına dünyanın neresinde yaşarlarsa yaşasınlar zorunlu askerlik hizmeti veya yedek askerlik çağrısı yapabiliyor. 7 Ekim 2023 olaylarının ardından Gazze'ye yönelik başlatılan ve on binlerce sivilin hayatını kaybettiği askeri operasyonlara, Türkiye'den giderek katılan çifte vatandaşların varlığı uzun süredir sivil toplum kuruluşlarının ve siyasetçilerin tepkisini çekiyordu. Hatta Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne (TBMM), yabancı bir ülkenin ordusunda savaş suçuna karışan çifte vatandaşların Türk vatandaşlığından çıkarılmasını ve yargılanmasını öngören çeşitli yasa teklifleri sunulmuştu.
Toplumsal Öfkenin Anatomisi ve Boykot Kültürü
Alışveriş merkezinde yaşanan bu anlık protesto, aslında aylardır süregelen sistematik bir toplumsal refleksin dışa vurumudur. Uluslararası Adalet Divanı'nda (UAD) soykırım suçlamasıyla yargılanan bir devletin askeri aparatında yer almak, Türkiye gibi Filistin davasına tarihsel ve duygusal bağlarla bağlı bir toplumda asla kabul edilebilir bir durum olarak görülmüyor. Vatandaşlar, aylar boyunca global markalara uyguladıkları tüketici boykotlarıyla gösterdikleri tepkiyi, artık bu katliamın doğrudan veya dolaylı parçası olduğu iddia edilen şahıslara karşı da yöneltmeye başladı. Bu durum, sivil itaatsizliğin ve toplumsal vicdanın sokak seviyesinde ne kadar uyanık olduğunu kanıtlıyor.
Hukuki ve Etik Boyut: Savaş Suçları Cezasız mı Kalacak?
Hukukçular ve insan hakları savunucuları, yabancı bir ordunun üniforması altında uluslararası hukuku ihlal eden savaş eylemlerine katılan kişilerin, kendi ülkelerine döndüklerinde sıradan bir hayat sürmelerinin hukuki ve etik açıdan büyük bir sorun teşkil ettiğini belirtiyor. Özellikle Birleşmiş Milletler (BM) ve bağımsız insan hakları örgütlerinin Gazze'deki hastane, okul ve sivil yerleşim yeri bombalamalarını savaş suçu olarak nitelediği bir ortamda, bu operasyonlarda görev almış şahısların durumu uluslararası hukukun evrensel yargı yetkisi ilkesi çerçevesinde değerlendirilmelidir. Kamuoyu, yetkili makamlardan bu tür iddiaların titizlikle araştırılmasını ve suça karıştığı tespit edilenler hakkında gerekli adli işlemlerin başlatılmasını talep ediyor.
Nededine Yorumu:
Bir yanda enkaza dönmüş şehirlerde, un kuyruğunda bombalanan çocukların kan donduran görüntüleri dururken; diğer yanda bu yıkımın doğrudan parçası olarak, sonra hiçbir şey olmamış gibi İstanbul'un en lüks AVM'lerinde kahve yudumlayıp vitrin gezmek, sadece hukukun değil insanlığın da iflas ettiği noktadır. Dün o AVM'de yükselen ses, birkaç öfkeli vatandaşın taşkınlığı değil; uluslararası mahkemelerin, büyük devletlerin ve suskun diplomasi çarklarının yerine getiremediği adaletin, sokaktaki insanın vicdanında tecelli etme çabasıdır. Soykırım şüphesiyle yargılanan bir ordunun saflarında yer alıp, sonra "çifte vatandaşlık" zırhının arkasına saklanarak normal hayata karışmak, bu toplumun ahlaki kodlarına yapılmış ağır bir hakarettir. Ellerinde sivil kanı olduğu iddia edilen kişilerin bu topraklarda bu kadar pervasızca dolaşabilmesi, mecliste bekleyen vatandaşlıktan çıkarma ve yargılama yasalarının artık bir tercih değil, acil bir zorunluluk olduğunu hepimizin yüzüne tokat gibi çarpmaktadır.
